Kripto Para, Lifestyle

Parayla mutluluk olur mu (1/2) ?

Daha mutlu biri senin içini kemirdikçe asla mutlu olamazsın.

Seneca

Gitgide daha çok kişinin güvensizlik hissine kapıldığı ekonomik kriz döneminde insan kendi geçimini pekala temin etse bile, paranın bizi zorunlu olarak daha mutlu kılmadığını yazmak tereddüt edilmesi gereken bir şey. Jules Renard’ın tatlı sert çıkışmasındaki gibi: “Mademki parayla mutlu olunmuyor, paralarınızı dağıtıverin gitsin!”. Bununla birlikte dünyada yapılan sosyolojik anketlerin çoğu, paranın bireylerin mutluluğunu belirleyen bir unsur olmadığını gösterme eğiliminde. 1974’te Amerikalı ekonomist Richard Easterlin meşhur ve rahatsız edici bir makele yayımladı; makalesinde, ülkesindeki kişi başına düşen gayrisafi hasılanın 1945 ila 1970 yılları arasında olağanüstü bir sıçrama yaptığının, ama kendini “çok mutlu” hisseden kişilerin yüzdesinin hiç değişmediğinin (%40) altını çizdi. Hasılanın dikkate değer yükselişi ve maddi konforun artışına bağlı olarak hayat tarzlarındaki sarsıntı, bireylerin hoşnutluğu üstünde hissedilir bir etki uyandırmamıştı. Tabi haliyle bu makele ekonomi çevrelerinde tedirginlik uyandırdı, zira Amerikalıların nezdinde en sarsılmaz inançlardan birini sorguluyordu: Liberal kapitalizmin sihirli formülüne uygun olarak (yani gayrisafi hasılanın artışı otomatik olarak bireysel ve kolektif iyilik halinin artışına eşit oluyor) ekonomik refahın, mutluluğun başlıca nedenlerinden biri olduğu inancını oluşturmuştu.

Tabi bu istatistikler Fransa’da da aynı fenomeni açığa çıkarıyordu: 1975 ila 2000 yılları arasında gayrisafi hasılanın %60’tan fazla arttığı gözlemlenmiş ama kendilerini hayattan “yeterince hoşnut veya çok hoşnut” hissettiğini beyan eden kişilerin oranı %75 civarında değişmeden sabit kalmış. Bazı avrupa ülkelerindeki istatistikler ise daha da tedirgin edici düzeye ulaşmış. Örneğin ingilterede milli zenginlik yarım asırda neredeyse üçe katlandığı halde “çok mutlu” olduğunu beyan eden bireyler 1957’de %52 iken 2005’te %36 olmuş.

Meseleye başka bir yaklaşım tarzı da çok dengesiz refah düzeyindeki ülkelerdeki hayattan memnuniyet göstergelerini karşılaştırmaktan ibarettir. İnsanların zengin ülkelerde fakir ya da “gelişmekte olan” şeklinde gösterilen ülkelerdekinden daha mutlu olmaları beklenebilir. Oysa hiç de öyle değildir. Bu ülkelerde kişi başına düşen hasıla bir ila on arasındaki bir skalada değişkenlik gösterdiği halde ABD’deki veya İsveç’teki memnuniyet oranı Meksika’daki ya da Gana’dakiyle hissedilir biçimde aynıdır. Sonuç olarak Mutluluk hissinde toplumsal mukayesenin belirleyici rolü hatrı sayılır derecede fazladır.

Jules Renard’ın ünlü formülünün sosyolojik uygulamasındaki gibi: “Mutlu olmak yetmez, başkalarının mutlu olmaması da gerekir!”. Kendi durumumuz hakkında yaptığımız değerlendirme, civarımızda ya da bizimkine yakın sosyal bir muhitte yaşayan kişilerin durumlarıyla kıyaslanmasından da etkilenir. Mutluluğumuz, başkalarının mutluluğuyla irtibatlı olarak, izafi gibi görünmektedir. Emil Zola evvelce şu saptamada bulunmuş. “Paris’te yoksul olmak iki kere yoksul olmaktır. ” Amerikalı araştırmacı Micheal Hagerty göstermiştir ki aralarında gelir uçurumu bulunan komşular, gelirleri az çok yakın olan komşulardan daha az mutluluk oranı sergilemektedir. Üstünüz gelire sahip olanlarla mukayese, daha az kazananların hoşnutsuzluğunu arttırmaktadır. Öğrenciler arasında yapılmış olan başka bir çalışma da şunu gösteriyor. Öğrenciler arasında büyük çoğunluğun (%62) mezun olunca yılda 33k dolar getirecek biri iş bulmanın, şayet okul arkadaşlarının yılda 30k dolar kazandıran bir işe yerleştiğini bilirlerse, kendilerinin yılda 35k kazanacakları ve arkadaşlarınınsa 38k dolar kazanacağı bir iş bulmaya nazaran kendilerini “daha mutlu” hissedeceklerini bize göstermektedir.

Doğurduğu hayal kırıklığıyla aynı cemiyette çok farklı bir gelir dağılımının kötülüğü bu olsa gerek… Aynı şekilde medyanın küreselleşmesi de sadece yakın çevrelerde yaşayan insanların değil, gezegen ölçeğinde kendi sahip olduklarını başkalarınkiyle giderek daha fazla kıyaslamaya eğilimli hale gelen bireyler üstünde negatif bir etki uyandırabilmektedir. Herkesin. en zengin geçim düzeyinden yararlanabilmesi imkansız olduğundan, hoşnutsuzluk, sürekli bu kıyaslamayla kendi kısmetlerine düşenle hoşnut olabilecek bireyleri sarıp sarmalar.

Bu, mutlu olmak için insanın kendini, daha mutlu ya da refahı aha yüksek kimselere göre ölçmekten kaçınmasının ne denli önemli olduğunu gösterir. Seneca’nın şu güzel formülde özetlediği gibi: “Daha mutlu biri senin içini kemirdikçe asla mutlu olamazsın.” Her ne kadar Seneca mutluluğu bu şekilde betimlemiş olsa da kendisi hakkında yazılanlardan anlıyoruz ki parayı “tercih edilebilir” denen şeyler arasında sıralıyordu. Aristotales’in tarzında, onlardan yoksun olmaktansa yeter miktarda kıymeti elinin altında bulundurmanın yeğ olduğunu düşünüyordu. Ama, antikçağ filozoflarının çoğu gibi Seneca’da aşırı servetin mutluluk için zorunlu olmadığını, aksine zenginliğe içkin kaygılar sebebiyle mutluluğa zarar verebileceğini mülahaza ediyordu. Çalınmasından duyulan korku, servetini iyi değerlendirmeye taranması gereken hayli çok zaman, başkalarının kıskanması vs… Lafonten’in Kundarıcı ile Tefeci adlı masalı bu durumun mükemmel bir resmedilişidir. vahim bir parasızlık hali apaçıktır ki bütün enerjimizi hayatı idame etme yönünde faaliyetlere harcamaya sebebiyet vererek ve asıl özlemlerimizi gerçekleştirmeyi engelleyerek mutluluğa zarar verebilir. Muhakkak ki asgari bir para mutluluğa katkı sağlar, ama durmadan zenginleşmenin peşinden koşmak da tümden fenadır. Antikçağ bilgeleri, paranın esiri olmamak için temel ihtiyaçlarımız bakımından tatmin olduğumuz andan itibaren, ailemize, arkadaşlarımıza, tutkularımıza ve içsel hayatımıza daha fazla yer ayırabilmek için maddi arzularımıza sınır koymayı bilmek gerektiğini savunur.

Kanaat yoklamaları bu bakımdan çok ilginç bir paradoksu ortaya koyar. “Mutlu olmak için size en önemli görünen şeyler nelerdir?” sorusuna verilen cevaplarda para ve maddi konfor hoşnutluğun başlıca faktörleri arasında yer almaz. Bütün kıtalarda insanlar aileyi, sağlığı, işi, arkadaşlığı ve maneviyatı mutluluğun ana direkleri olarak sıralar. Son unsurun ise, imanın daha fazla kökleşmiş olduğu islam ülkelerinde ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Mesela ABD’e bir dinin esaslarını tatbik eden insanların kendilerini daha mutlu hissettiği ve öyle olmayan insanlara göre ortalama olarak yedi yıl fazla yaşadığı (daha az alkol, made kullanımı, daha az intihar, depresyon, boşanma) bilinmektedir. Ama ne olursa olsun anketlerde sorulan “Bugün sahip olsanız sizi daha mutulu kılacağını düşündüğünüz şeyler nelerdir?” sorusuna çoğunluğun verdiği cevap (sağlık ise ikinci sırada gelmektedir) “para” dır.

Anketlerde sorulan “Bugün sahip olsanız sizi daha mutulu kılacağını düşündüğünüz şeyler nelerdir?” sorusuna çoğunluğun verdiği cevap (sağlık ise ikinci sırada gelmektedir) “para” dır.

Neden aileden, arkadaşlıktan veya sağlıktan daha az belirleyici olduğunu düşündüğümüz halde aynı zamanda paraya sahip olmanın bize daha mutlu olma imkanı sağlayacağı hissi taşırız? Zengin, ama sağlığı bozuk ya da duygusal ilişkilerden yoksun biri hayatından kesinlikle, mütevazi bir geliri olan, sağlıklı, duygusal ilişkilerinde mutlu birinden daha az memnun bir insan olacaktır. Bunun üç açıklaması olabilir.

1- Bizde olmayan şeyleri arzuluyoruz ve iyilik halimizin artışını doğal olarak en fazla yoksun olduğumuz şeyler arasında sıralıyoruz. Kanaat yoklamalarını, cevaplayan insanların çoğu, sağlıklı oldukları ve de duygusal ve mesleki hayatlarından yeterince hoşnut oldukları kanısındadır. Reklamların kamçılaması ve başkalarının zenginliğinin sergilenişi, akıldan ziyade maddi iştihamızı kabartma sonucunu doğuruyor ve para ihtiyacı kendini daha fazla hissettiriyor. Henüz teyide muhtaç bazı güncel araştırmalar da zaten mutluluk ile ekonomik gelişme arasındaki bağı ilk defa açığa çıkardı. Başımızın üstünde bir dam ve soframızda yemeğimiz olsa bile, tatile gidememekten (ya da daha sık gidememekten) veya tablet bilgisayar alamamaktan muzdarip olabiliriz.

Jean-Jacques Rousseau daha 18 inci yüzyılın ortalarında insanın teknik gelişmelerin sağladığı konfora çok hızlı alıştığına dikkat çekmiş. Başlangıçta basit kolaylıklar olan şeyler hızla ihtiyaç halini alıyor ve de (evde kullanılan telefonun evrimleşerek cep telefonuna ve özellikleri daha fazla olan cep telefonuna sahip olma arzusu gibi) “onlara sahip olmaktan mutuluk duymaksızın kaybetmekten mutsuz” oluyoruz. Bugün otomobilsiz, televizyonsuz, bilgisayarsız, cep telefonsuz yaşamayı imkansız gören büyük çoğunluk hakkında neler demeli ?

Yukarıda dile getirilen paradoksun ikinci açıklaması da şudur aslında: Büyük bir belirsizlik döneminden geçiyoruz. Para ihtiyacı kendisini yalnızca iki yakasını bir araya getirme derdindeki bazı insanlara hissettirmiyor, belirsiz ve kaygılandıcı bir gelecek karşısında bir güvence olarak kenara koymak isteyen insanlara da hissettiriyor.

Son olarak, para başka bazı maddi kıymetlere sahip olmaktan çok daha fazla avantaj sağlar. Para bize tutkularımızı doyurma, seyahat etme, daha özgürce yaşamamıza olanak sağlar. Onu bir amaç olarak değil ama hayatı kolaylaştırma ve daha fazla çocuk sahibi olmamızı sağlama, bazen de derin özlemlerimin gerçekleştirmeye katkıda bulunma gibi yönlerde bir araç olarak arzulamak için daha nice muhteşem sebepler vardır.

Kaynaklar:

Ourworlindata

Le monde

The Guardian

Stanford

11140cookie-checkParayla mutluluk olur mu (1/2) ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.